GECE

Gece yarısını biraz geçe yeni bitirdiği kitabın kapağını kapayıp gözlerini tavana dikti. Ampulün ışığı etrafında şevkli bir ısrarla dönen sinekleri bir müddet gıptayla seyretti. Gözlerinde bu manzaranın aksi varken zihninde Dimitri ile Alyoşa’nın hayali suretleri yeniden belirmeye başlamıştı. Dimitri’nin var olmaya duyduğu isyandan yenik ve hastalıktan bitik haline içten bir acı duydu; Alyoşa’nın yüzündeki sırf varlığa sevgiden doğan, ulviyet saçan mesut ifadede yaşam coşkusunun yalın yansımasını gördü. Bundan böyle bu iki karakterin kendi kişiliğinde iki zıt kutbu, başkaldırı ile teslimiyeti temsil edeceğini düşündü…

Zihni bu düşünceyle meşgulken biraz uyku bastırdı,  hava almaya balkona çıktı. Balkonun önü açık sayılırdı, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun bahçesine bakardı. Bahçede erik, çam ve akasya ağaçları ile kameriyelerin üstünü kaplamış asmalar vardı. Gündüzleri bu ağaçları seyreder, dallarına konan kuşların cıvıltısını ve arada hava almaya, oyuna çıkarılan çocukların neşeli şamatasını dinlerdi. O anlarda mutlu olurdu. Ancak bazen bütün çocukların kurum görevlisine “anne” diye seslenmeleriyle içini bir keder kaplardı.

İşte böyle ne vakit uyku bastırsa yahut zihnini dağıtmak istese balkona çıkmayı adet edinmişti. Bu esnada güneyden hafif bir rüzgâr esintisi geldi, serinliğini teninde hissetti. Şimdi şehrin ışıklarına bakıyordu. Aklından şehirlerin geceleri daha güzel olduğu geçti. Gün altında bütün her yanı işgal eden, ufku perdeleyen beton blokları gördükçe kadim kentlerin tabiatla kurduğu ahengi ve bütünleşmeyi hatırlardı. Heyhat! O şehirler şimdi ne kadar uzaktı. O şehirlerin taşıdığı medeniyet fikrine ilk kez, belki tamda bilincine varmadan Tanpınar’ın satırlarında rastlamıştı. Sonraları Yahya Kemal’in mısralarıyla kaybedilene hüzün duymuştu: Bir şehrin yüzü bir toplumun çehresiydi.

Kafasında bu düşünceler akış halindeyken bir den canı çay çekti. Saate baktı, “Eh daha içilir.” dedi. Semavere su koyup yeniden balkona döndü, kanepeye uzandı, kendini yıldızların seyrine bıraktı. Kaç vakittir ihmal etmişti gökyüzünü, yıldızları izlemeyi. Oysa bunun her insan için bir ihtiyaç olduğunu düşünürdü. Yıldızlara, gökyüzüne aşina birinin varlığa da aşinalık kazanacağı fikrindeydi. Filozof Kant’ı, Beyaz Geceler’i, Sitare’yi, müneccimleri, Takiyyüddin’i ve Göğe Bakma Durağını anımsadı. O aralık çayı hatırladı, içeri gidip özenle demledi, balkona döndü. Rüzgâr iyice kuvvetini yitirmiş, yapraklar yeniden sakinlemişti. Gecede yalnız ağustos böceklerinin ve hayli uzaktaki köpeklerin sesleri vardı. Geceyi dinledi… Sessizliğin de bir ihtiyaç olduğunu, çoğu kere dışımızdaki seslerin içimizdekileri bastırdığını, bizi kendimize sağır kıldığını düşündü. Oysa hayat süren her birimizin nihai yazgısı sessizlik değil miydi?

Saate baktı, yirmi dakikayı biraz geçmişti, “Çay olmuştur.” dedi. İçeri vardı, ince belli bardağı sıcak sudan geçirdi, demini bol tuttu. Gözlerini kapadı ve tomurcuklu taze çayın kokusunu ta içine çekti. Bardaktan yükselen ince dumanın kıvrımları arasında Kerim Ağabey’inin mütebessim yüzü çıka geldi. Beraber balkona geçtiler. Yerli çayı demlemeyi Beyoğlu’ndaki sahaf dükkânında Kerim Ağabey’i tarif etmişti. Deneye yanıla kıvam tutturmayı kavramış,  çayı devamlı kendi demler olmuştu. O zamanlar on yedisindeydi. Üç yıl çalıştığı bu sahaf dükkânında adabı muaşereti, İstanbul ağzını, müşteri memnuniyetini ve yeni yavrulamış kediden merhameti öğrenmişti…

Çayı tazelemeye mutfağa geçti, döndüğünde Kerim Ağabey yerinde yoktu. Gözü saate ilişti, iki buçuğu bulmuş ancak uykusu da hepten kaçmıştı; bu gece hatıralar dört bir yandan sökün ediyordu… Yeni bir rüzgârla hafiften ürperdi, içeriden yün ceketini aldı. Gecenin serinliği beraberinde Başkale’nin soğuğunu, askerlik anılarını getirmişti. On bir ayının geçtiği, beş ayı karla kaplı hudut karakoluna helikopterle teslim edildikleri zifiri geceyi anımsadı. O gece gerekli askeri prosedürlerden sonra eşyalarını yerleştirmiş, soğuk ve günün yorgunluğuyla kendini yatağa bırakmıştı.

Sabah erken ve zinde uyanmış, dün gece karanlığında göremediği etrafı merak etmişti. Karakol avlusunun üç yanı binayla çevrili, batı tarafı ise dik bir tepe sırtıydı. Binanın arkasından dolanmış, doğuda yüksek tepeler üzerinde İran’ın muhkem, beyaz sınır kuleleri dikkatini çekmiş, güneyde Hakkâri’nin ünlü Mor Dağlar’ını hayranlıkla izlemişti. Kuzey yönünde şimdi adlarını hatırlayamadığı beş on haneli köyler, daha ilerideyse, sonradan çavuştan Ağrı Dağı’na ait olduğunu heyecanla öğreneceği,  karlı bir zirve vardı. Gözlerini yükseklerden enginlere indirmiş, tepelerin arasında çok ta geniş olmayan düzlükleri görmüştü. Bir vakit manzarayı izledikten sonra açıkmış, iştahının açıldığına sevinmişti. İlçe merkezindeki taburun kalabalığı, kargaşası ve kirli yataklarından sonra yüz kişilik karakolun temiz çarşafları ve ferah havası iyi gelmişti.

 İlk vakitler bu ıssız dağ başında zamanın nasıl geçeğini düşünmüşse de karakolun rutinine ayak uydurdukça günler ve haftalar birbiri ardınca sıralanmıştı. Üçüncü ayın sonunda üst devrelerin gitmesiyle daha da rahatlamıştı; bölük astsubayınca, önceki çaycının da tavsiyesiyle, çay ocağına görevli seçilmişti. Komutan “İşte şu kadar paket çay ve şeker, şu kadar para getireceksin” demişti. Demişti demesine ya, bu kadarla demlenecek çay dem vermez, rayiha bırakmazdı. Baktı ki olacak gibi değil, iki hafta da bir merkeze erzak almaya giden çavuşa kendi hesabına fazlandan çay aldırmış, her ay maaşının bir kısmıyla çayın açığını kapatmıştı. Zaten sigara içmez, kantinden de pek yemezdi.

 Hatıralar içinde gezinirken gecenin iyiden iyiye serinlediğini fark etti. İçeriden bir çay daha doldurdu, semaveri kapadı. Balkona geçmekte tereddüt etti fakat gece güzeldi, çıktı. Çaydan bir yudum alınca içi ısındı. Şimdi yeniden gökyüzüne bakıyordu, siyahla laciverdî arası bir fon içinde parlayan yıldızları seyrederken kendini karakoldaki gece nöbetlerinde buldu. Nöbetler,  kulübeler ve genişçe mevziler içinde sessizlikle geçerdi. Bu sessiz geceler, topraklarında serazat gezindiği birer hayal coğrafyasıydı. Bu coğrafyada kâh bir başına dolanır, kâh şairlerle yarenlik eder, mısralara misafir olurdu. Necip Bey’in “Çiçeği altın yaldız, suyu telli pullu” İstanbul’unda dolaşmış, kaldırımlarında avare yürümüş, üşümüş; lambaları islenmiş otel odalarında konaklamıştı. Kimi zaman Irak-ı Arap’ta başını taştan taşa vuran suyun ardı sıra, elçiye aşkını terennüm eden Istırap Şairi’yle kandilleri yakmış; kimi vakit Ofelya şairiyle “mavi yaz akşamlarında özgürlüğü” tatmıştı. Bu lirik coğrafyalara bilet kesen bölük yazıcısını unutamazdı, sağ olsun hangi şiiri istese kırmaz, çıktısını verirdi.

Gece siyahlıktan sıyrılıp mavilikte karar kılarken gözü saate kaydı, o lahza, zamanın esrarına eremeyeceğini bir kez daha anladı. Zira son baktığından bu yana bir saat geçmişse de an, zamanın içinde özerk bir hüküm sürmüş; altmış dakikaya günler ve geceler yuvalanmıştı. Ki bu esrarı kadim bir bilge bildiğini ve bilmediğini itiraf etmiş; modern bir âlim göreli bulmamış mıydı? Hâsılı herkesin zamanı kendine miydi? Fikri zaman üzerinde cevelanda iken belleğinde belirenler vardı; zaman bezirgânları, zamanını sermaye edenler, artı değerler, dehriler… Saatler mesela! Şarlo’nun saatleri, Müslüman saatleri, yüreğiyle gören prensin saatleri... Kitaplar mesela! Zamana bereket katan kitaplar, asırlar öncesinden konuşan kitaplar…

O, zaman ve anılarla hemhal oladursun, vakit kendi yatağında aldırışsız akmış, tan yerinde genişleyen aydınlık fecr-i sadığı müjdelemişti. Birazdan müezzinin sabadan okuduğu ezanla lahuti bir ürperti duyacak, eskilerin dünyasındaki uhreviyete girecekti…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar